| Sitemizi kullanabilmeniz için tarayıcınızda javascriptlerin çalışmasına izin vermelisiniz. |
Stres belirtilerinin tanımlanması ve belirlenmesi Stres, kedilerdeki yaygın davranış sorunları ve yine bazı yaygın hastalıkların önemli bir unsuru (tetikleyicisi) olarak tanımlanmaktadır. Kediler diğer bazı türlerin yaptığı gibi duygularını açıkça dışa vurmazlar, streslerini açıkça göstermekten ziyade içine kapanık ve sessiz kalmaya yatkındırlar. Bundan dolayı kedi sahiplerinin hayvanlarına mümkün olan en iyi bakımı sağlamak için bu belirgin olmayan stres belirtilerini fark etmeleri gerekir. Stres tamamen kötü bir şey midir? Kedilerin vücudunda bulunan çeşitli psikolojik sistemler stres seviyesini düzenler, bunlar arasında ağırlıklı olarak HPA ekseni (hipotalamus-hipofiz-adrenalin) ve sempatik sinir sistemi etkilidir, her iki sistem de türlerin günlük yaşamıyla ilişkili kısa süreli normal seviyedeki stresle baş etmek için gelişmiştir. Bu sistemler bireyin zor bir durumla karşılaşmaya hazır olmasını sağlayan hormonların salınımını kontrol eder, bu olgu genellikle savaş/kaç veya akut stres tepkisi olarak bilinir. Ancak bu sistemler kronik veya uzun vadeli stresle başa çıkmak için yeterince gelişmiş değildir ve bu durum kedilerle davranış problemlerinin ve strese bağlı hastalıkların gelişmesinde önemli bir rol oynar. Bazı kediler neden daha fazla kronik stres geliştirmeye yatkındır? Bireyin sorunlarla baş etme yetisi hem genetik hem de çevresel faktörlere bağlıdır. Stres tepkisiyle ilişkili psikolojik sistemlerin gelişimi yavru kedi henüz doğmadan başlar ve anne kedi, gebeliği esnasında strese veya kötü beslenme koşullarına maruz kaldıysa doğurduğu yavrular da, çok sayıda yaygın davranış sorunlarına sebep olacak seviyede bir stres geliştirmeye daha yatkın olabilir ve bireyler stresle baş etmek için uygun stratejiler oluşturamayabilir. Sosyalleşme ve alışılmış ev ortamına ait görüntü, ses ve kokuların erken evrede tecrübe edilmemesi de kedinin ileriki yaşlarında oldukça büyük zorluklara sebep olmaktadır. Bu stresi nasıl fark edebilirim? Akut stres Akut stres beklenmeyen bir olay veya tehditten kaynaklanıyor olabilir ve bunu kedilerde fark etmek oldukça kolaydır. Aşağıdaki davranışlardan birçoğu belirtilerden biri olabilir: Hareketsizlik Gövde - doğrudan dört ayağı üzerine sinerek çömelir, titrer Karın - görünmez, hızlı nefes alıp verir Ayaklar - bükülmüştür Kuyruk - gövdeye yakındır Baş - gövde seviyesinin altındadır, hareketsizdir Gözler - tamamen açıktır Göz bebekleri - tamamen genişlemiştir Kulaklar - geriye doğru tamamen yatık durumdadır Bıyıklar - geriye doğrudur Ses - ağlamaklı veya uluyarak miyavlama, homurdanma veya sessiz durma Tıslama, hırlama, titreme, salya artışı İstemsiz idrar ve kaka yapma Yakınlaşıldığında saldırganlık Kronik stres Uzun sürede geliştiği için kronik stresi tanımak daha zordur ve belirtileri fark etmek daha zor olabilir, bu durumun davranış şekillerini ve alışkanlıklarını etkilemesi muhtemeldir, bunlar aşağıdaki gibidir: Beslenme, temizlenme, çiş ve kaka yapmaktan kaçınması veya çok fazla yemesi (kedinin karakterine göre değişiklik gösterir) Dinlenme süresinde artış veya sahte uyku Saklanma Bağımlılıkta artış veya sosyal olarak geri çekilme (kedinin karakterine göre değişiklik gösterir) İnsanlara/kedilere karşı savunmaya savunma amaçlı saldırganlık Aşırı ihtiyatlı olma ve fazla seviyede irkilme tepkisi (en hafif gürültüde sıçrama) Oyun aktivitesinde azalma Genel davranış alışkanlıklarında değişme, ör.: Mevsim değişiklerinden bağımsız olarak iç mekanlarda daha fazla vakit geçirme Uygunsuz yerlere çiş veya kaka yapma İç mekanlara idrar püskürtme Fazla yalanma, pika (yün yeme) Yüz bölgesi temizliğinde artış, zeminleri tırmalama Sürekli olarak yer değiştirme aktivitesi (davranış alışkanlıklarının dışında) Yönlendirilmiş saldırganlık (tehdidin geldiği yerden başka yöne saldırganlık) Kararsız davranış (yaklaşma/geri çekilme, çoğunlukla aynı zamanda birbiriyle çatışan sinyaller) Kediler neden strese girer? Kedinizin strese girmesine sebep olan muhtemel faktörler onun ilişki içerisinde olduğu insanlar ve çevresinden kaynaklanabilir ancak kedilerin deneyimlediği stres büyük oranda kendi türleriyle alakalıdır. Eğer kediniz geçinemediğini kedilerle aynı ortamı, kaynakları paylaşıyorsa ve kedi nüfusunun yüksek olduğu bir yerde yaşıyorsa bu onun için bitmek bilmeyen bir kâbusa dönüşebilir. Maalesef bazı kedi sahipleri kedilerinin stres seviyesinin artışında istemsiz de olsa rol oynayabiliyorlar. Bazı kedi sahipleri, kedilerle beklediklerinden daha fazla temas kurarak onlara karşı fiziki olarak kaba davranışlar sergileyebiliyorlar. Bazıları ise kedilerin çoğunlukla nasıl karşılık vermeleri gerektiğine karar veremedikleri tutarsız yaklaşımlar sergileyebiliyorlar. Kedinizin bakımıyla alakalı konuları değerlendirirken yaşadığı ortam en son düşünmeniz gereken konuymuş gibi gelebilir çünkü insanlar; evcil hayvanlarının güvenliğini sağlamanın ve onları sevmenin en önemli şey olduğunu düşünmeye meyillidir. Ancak iç mekânlarda kapalı kalmak, sıkılmak, saklanma alanlarına veya tuvalet kaplarına erişimin kısıtlanması gibi örnekler kedilerde oldukça fazla stres oluşturabilir. Kedimin stresini dindirmek ve önlemek için ne yapabilirim? Hem türünün özelliklerini hem de onu bir birey olarak dikkate alıyor ve ihtiyaçlarına uygun bakımı sağlayabiliyorsanız, kedinizin kronik stresini engellemek ve bunu azaltmak için büyük bir şansa sahipsiniz demektir. Unutmayın ki, kedinizin strese girmesine sebep olan şey sizin hiç endişelenmediğiniz bir konu da olabilir. Kediler kendi kendilerini korurlar, sürekli olarak risk değerlendirmesi yaparlar, bulundukları her yeni bölgede veya sosyal karşılaşmada tehdit ve tehlikeyi araştırırlar. Bu sebeple hayatları tutarlı alışkanlıklardan oluştuğunda kendilerini güvende hissederler, onlar için belli seviyedeki öngörülebilirlik ve bildikleri unsurlardan oluşan ortam güvenlidir. Davranışlarınızda öngörülebilir olmanız ve günlük rutinler oluşturmanız stresi büyük ölçüde ortadan kaldırır. Baktığınız kedilerin sayısı dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir, özellikle de yerleştiği bölge hali hazırda ciddi sayıda bir kedi nüfusuna sahipse bu kedi üzerinde fazladan bir baskıya sebep olabilir. Kediniz (veya kedileriniz) için evinizde sağladığınız kaynakların miktarı (ör.: Yemek ve su kapları, kedi tuvaletleri, yataklar, saklanma alanları, tüneme yerleri, tırmalama tahtaları, oyuncaklar vb.) daima ihtiyaçlarını karşılayacak seviyede olmalıdır. "Her kedi başına fazladan bir kaynağı (mama ve su kabı vb.) farklı konumlara yerleştirmek" uygun kaynak miktarını sağlamak için kullanabileceğiniz iyi bir formüldür. Kedinizle ilişki kurmak daima zordur, ancak onun bir birey olarak duygusal ihtiyaçlarına anlayışla yaklaşmak stresten arınmış bir yaşam sağlamanın anahtarıdır. Öz güveni yerinde ve sosyal bir kedi çekingen veya yavruyken uygun şekilde sosyalleşmemiş olan bir kediye kıyasla daima daha fazla ilgi bekler. İletişimi kedinizin başlatmasına izin vermek ise muhtemelen onun istediği nitelikte ve miktarda şefkat göstermenin en kolay yoludur. Kedinizin dışarı çıkmasına izin veriyorsanız, gezintinin zamanlamasına sizden çok kedi karar vermelidir. Eğer bölge birden fazla kedi tarafından farklı zamanlarda paylaşılıyorsa, gün içinde kedinizin kendisini güvende hissettiği veya bahçede diğer kediler bulunurken daha tehlikeli olduğunu hissettiği belli zamanlar olacaktır. Kediler, belli bireylerin bölgede bulunduğu zamanları bildiren ve mesaj niteliğindeki kokulardan yararlanan karmaşık bir iletişim sistemine sahiptir, bu sebeple biraz temiz hava almak için en uygun zamanı kediniz seçecektir. Kediniz yalnızca içeride yaşıyorsa, sağlayacağınız dinamik ve güç sarf edebileceği bir ortam egzersiz ve eğlence ihtiyacını karşılayarak kedinizi sıkılmaktan ve mutsuzluktan koruyacaktır. Kediler duygusal ve fiziki sağlıklarını korumak için kedi gibi davranmalıdırlar, örneğin tırmanacakları nesneler sağlamak gibi onlara doğal yaşam alanındaki ortamı sunmak önemlidir. Kedinizin muhtemel bir stres geliştirmeyeceği bir yaşam beklemek imkânsızdır ancak bu stresi tetikleyen faktörlerin neler olduğunu belirlemek ve en aza indirmek kronik strese yol açan muhtemel sorunları azaltacaktır.
Pankreas Ne Zaman Keşfedilmiştir? Tarihte ilk kez Herophilus M.Ö.300’lerde pankreası tanımlamış ve bundan yaklaşık 400 yıl kadar sonra, organ, Rufus tarafından "pankreas" olarak isimlendirilmiştir. Pankreas nasıl bir organdır? Kısaca ifade etmek gerekirse; pankreas hem iç salgı (Endokrin: örn. insülin) hem de dış salgı (Egzokrin: örn. amilaz, lipaz, tripsin...) yani sindirime yardımcı maddeler salgılar. Bu dış salgı içindeki maddeler inaktif formda olup, bağırsakta aktif hale geçerler ve yağ, şeker ile proteinlerin parçalanmasını sağlarlar. Pankreas bu işlevlerinin dışında ayrıca bikarbonat sentezinde görev alarak vücudun alkali ph dengesini düzenler yani vücudun genel asit-baz dengesini korumakla yükümlüdür. Çocuklarımızda özellikle belirli hastalık durumlarında bozulan bu dengenin yerine konmasında emeği büyüktür. Pankreatit nedir? Pankreatit akut (ani gelişen) ve kronik (uzun döneme yayılan) seyirli olmak üzere ikiye ayrılır. Akut ve kronik arasındaki ayrımı yapmamız klinik açıdan zor bir durumdur. Akut pankreatit belirtileri daha çabuk ilerlediğinden kroniğe kıyasla daha kısa sürede tanısına erişebildiğimiz söylenebilir. Akut ve kronik pankreatitin nedenleri de bazı durumlarda farklılaşabilmektedir. Akut pankreatitisin reversibl (iyileşme) oranı kronik pankreatitlere oranla gözle görülür derecede fazladır. Bu kurulu düzen pankreasın hastalık durumunda yani bahsettiğimiz akut pankreatitte; bu inaktif şekilde bulunan maddelerin bir şekilde daha pankreas içindeyken veya bir nedenle çevre dokulara ulaşarak aktif hale geçip pankreas dokularını sindirmesi ve buna karşı yaygın bir inflamasyonun gelişmesi ile başlayan; organizmada çeşitli komplikasyonlara yol açan bir hastalık tablosudur. Bu durum dokuları parçalamaya başlar. Akut pankreatit bu kontrol dışı dokuların parçalanması olayına karşı vücudun ortaya koyduğu savunma ve sonuçlarına verilen isimdir. Akut pankreatitis'de özellikle son yıllarda tripsin enziminin kalıtsal ve gelişimsel mutasyonlarından dolayı insanlarda belirgin bir artış gözlenmiştir. Aynı insanlarda olduğu gibi hayvanlarımızda da bu durumla sanılanın aksine sık karşılaştığımızı artık söyleyebiliriz. Kedi ve köpeklerde nedeni belirlenemeyen pankreatit vakaları insanlara oranla daha fazla görülmektedir. Hem düzenli kontrollerin aksatılmaması hem de hayvanlarımızda olan her davranış ve hareket değişikliğini kesinlikle göz ardı etmememiz gerektiğinin altını çizmemiz lazım. Özellikle karaciğer ve safra kesesi enfeksiyonları sonrası, safra taşları, inflamatuar bağırsak hastalıkları, verilen ilaçlar ve bazı besin maddeleri, kedilerin hepatik lipidosis'i yani karaciğer yağlanmaları gibi durumlar akut pankreatiti tetikleyen nedenlerden en belirginleridir. Kediler ve köpeklerde belirtiler sadece ufak farklılıklarla değişmektedir. Akut pankreatite bağlı ölümlerin büyük kısmı septik komplikasyonlara bağlıdır. Ayırıcı tanıda safra yolu hastalıklarının akut komplikasyonları, intestinal obstruksiyon diğer adıyla bağırsak tıkanmaları, bağırsak beslenme durumları, bağırsak iç içe geçmeleri veya iskemi (beslenememesi), içi boş organ perforasyonu ve peptik ülser hastalığı (mide ülserleri) unutulmamalıdır. Teşhisinde altın standart geliştirilememiştir ve acil bir durumda tanı oldukça güçleşebilir. Pankreatik amilaz ve lipaz ölçümü tanıda en başta gelen metoddur ancak bu enzimlerin spesifite ve sensitivitesi düşüktür. Hemogram - genel kan tablosu ve kanın biyokimyasal değerleri, pankreatik enzimlerin değişim kriterleri ultrasonografi altında pankreatik değişimler ve klinik tablo tanı kriterlerimizde önceliğimizdir. Hayvanımın pankreatit olduğunu nasıl anlarım? Akut vakalarda gelişen ağrı komplikasyonları özellikle tanıya gitmemiz için ışık tutan yollardan birini çizer. İlgisizlik, saklanma isteği, sürekli gözlerini yumarak tepkisizce oturma pozisyonunda uzun süre kalma, yeme ve tuvalet alışkanlıklarındaki değişiklikler göz ardı edilmemeli ve kesinlikle düzenli olarak kontrol edilmelidir. Nörolojik semptomlar, ilerleyen kilo kaybı, fazla su tüketimi ve fazla idrara çıkma, sarılık, vücut ısısında düşme, karın bölgesinde hassasiyet gibi durumlar da gözlenebilir. Genel olarak sindirim sistemini etkileyen durumlar gözlenir. Örn; iştahın kesilmesi, yemeğe isteğinin azalması, bulantı belirtileri veya şiddetli kusma ile seyreden süreçler, halsizlik, çevreye ve özellikle sevdiği şeylere ilgisizlik, inatçı olan ya da olmayan ishaller görülmektedir. Risk Faktörleri Kedi ve köpeklerde risk faktörleri değişmektedir. Genel olarak ırksal yatkınlıklar görülmektedir. Köpeklerde diabetis mellitus, hiperkortisolizm, hipotiroidizm, tümörler, travmalar, kolanjijitisler (safra kesesinin iltihaplanması), kanamalı hastalıklar, obezite, aşırı yağlı beslenme, vitamin ve minarellerden eksik beslenme, ağır travmatik operasyonlar pankreatit durumlarını tetikleyebilir. Özellikle pankreası etkileyen ilaç kullanımları (bazı kemoterapötikler, çeşitli otoimmun baskılayıcılar, hormonlar, bazı anestezikler, kortizon v.b.) köpeklerde büyük bir risk faktörü oluşturabilir ve bu ilaçların kullanımında dikkatli olunmalıdır; pankreatik değerler sürekli kontrol edilmelidir. Kedilerde ise; daha spesifik bir ayrım olmaksızın çoğu yaş skalasında ve durumlarda görülebilmektedir. Genellikle kolanjiohepatit (hem karaciğerin hem de safra kanallarının iltihaplanması) durumlarında, uzun süreli sıkça açlık durumlarında tetiklenen hepatik lipidosizlerde, inflamatuar bağırsak hastalıklarında, safra kanalı tıkanıklıklarında, neoplasi ve travma durumlarında tetiklenmektedir. Ayrıca kedilerin bilinen ve ülkemizde ayrıca tüm dünyada sıklıkla gördüğümüz viral hastalıkları büyük bir tehlike arz etmektedir. Özellikle kedilerin FIP hastalığı, toksoplazma gondii enfeksiyonu, herpesvirus gibi etkenler rol oynamaktadır. Toksik maddelerin de kazayla alınımı da pankreatit riski yaratır. Peki bu durumla nasıl başa çıkabiliriz? Tedavi edilebilir mi? Seçeneklerimiz nelerdir? Uzun süren uğraşlar sonucu tanıya ulaştığımız zaman, hasta sahibi olan sizler ve hekimleri olan bizler bu yorucu sürecin farkında olmalı ve kabullenmeliyiz. Özellikle pankreatit tedavisi uzun süren bir süreç olup, hem bizler hem sizler hem de çocuklarımız için yıpratıcı bir süreçtir. Ağrı yönetimini iyi yapıp, bu süreçte hastalarımızın refah düzeyini yüksek tutmaya çalışmaktayız. Bunun yanı sıra antibiyotik tedavisi ile birlikte semptomları gidermek için sıvı destek tedavileri, kusma önleyiciler, mide koruyucular, karaciğer ve böbrekler için çeşitli destek maddeleri, vitaminlerden yararlanmaktayız. Tanıya giden yolda pankreatitin sebebine bağlı olarak tedavi protokolü değişmekte olup, herhangi bir tümöral ve yetmezlik durumlarında farklı seçenekler de eklenmelidir. Diyet kontrolü yapılmalı, hayvanın asit-baz durumuna, kilo kontrolüne göre seçilmeli ve sıkı bir şekilde yönetilmelidir. Pankreasın iç organların ve vücut dengesinin bel kemiği olduğu asla unutulmamalı ve dikkatli bir şekilde kontrol edilip, her zaman bu konuda bilinçli bir şekilde hareket edilmelidir. Küçük canlarımızın sağlıcakla ve mutlu bir pankreasla kalması dileği ile... :)
Yolculuktan önce...! Kediniz ile seyahat etmeden önce kedinizin mikroçiplendiğinden emin olun. Kedinizin pasaport/karnesi seyahatiniz süresince yanınızda bulunmalıdır. Kedinizin sağlığının, seyahate uygun koşullarda olduğundan emin olmak için veteriner hekiminizle seyahat öncesi iletişime geçmeyi ihmal etmeyin. Seyahat edeceğiniz taşımacılık firmalarının, konaklayacağınız yerlerin hayvanlarla ilgili şart ve koşullarını bildiğinizden ve evcil hayvanınız için rezervasyon yaptırdığınızdan emin olun. Bazı kediler (yavru, yaşlı ve ürkek/kaygılı kediler…), özellikle kısa burunlu cinsler; (İran, Himalaya ve Burmese kediler) ırk olarak kalp ve akciğer sorunlarına yatkınlık gösterebilirler… seyahat öncesi veteriner hekiminize danışmayı ihmal etmeyin. Olası yan etkileri minimuma indirmek adına seyahatinizden 7-10 gün önce rutin aşıların yapıldığından emin olun. Kediniz yavru ya da yetişkin olsun, herhangi bir seyahatten önce bir taşıma kutusu edinmek en olmazsa olmaz adımdır. Taşıma kutusunu seçerken, kedinizin içerisinde rahatça hareket edebilmesi (kalkması, dönmesi, kolayca önünü görebilmesi vs. gibi) gerektiğini göz önünde bulundurmalısınız. Kedinizin güvenliği ve konforunun yanı sıra taşıma firmalarının şart ve koşullarına göz önünde bulundurarak plastik taşıma kutuları veya yumuşak yüzeyli kafesler seçmekte yarar vardır. Kedinizi taşıma kutusuna nasıl alıştırırsınız? Kediniz büyük olasılıkla kutuya girmeyi ilk fırsatta veterinere gitmekle özdeşleştirecektir. Bu zor durumdan onu ve sizi kurtarmak adına kutuyu evinizin orta bir yerine koyun ve içerisine kedinizin sevdiği oyuncaklar veya yumuşak bir battaniye koyarak kutuyu, meraklı kediniz için ilgi çekici bir hale getirebilirsiniz. Kediniz taşıma kutusuna girmek istemediğinde ne yapmalı? Eğer kediniz tüm bu uğraşlarınıza rağmen inatçılık yapıyor ve taşıma kafesine girmiyorsa, kedinizi kucağınıza alarak ve kafesi ona göstermeyerek onu ters bir şekilde kutuya yerleştirin. Seyahat öncesi kedinizin stresini azaltmanız için veteriner hekiminiz size reçeteli veya bazı sakinleşmeye yardımcı ürün veya ilaçlar tavsiye edebilir. Kedinizin kutuya alışması ve bunu pozitif bir tecrübe olarak hatırlaması açısından, kedinizi her kafesle yolculuk sonraası kucağınıza alıp okşayabilir, sevdiği bir mamayla ödüllendirebilirsiniz. Araba ile Seyahat Kedinizi araba ile seyahat ederken kedinizi serbest bırakmamalısınız. Bu sizin ve onun güvenliği için çok önemlidir. Bu herhangi bir kazaya sebep olabileceği gibi cam veya kapıların açılması esnasında kediniz kaçıp kaybolabilir. Taşıma kutusunu fren anında sarsılmayacak bir yere koyduğunuzdan ve kutunun üzerini kapatan bir bavul veya örtü bulunmadığından emin olun. Bu hava sirkülasyonunu kısıtlar ve kedinizin çok sıcağa maruz kalmasını ve hava için çok mücadele etmesine sebep olur. Kedim neden seyahat sırasında değişik nefes alıyor? Kediler genelde araba ve uçak seyahatlerinde normalden daha fazla miyavlayar, dillerini dışarı çıkarır ve hızlı nefes alıp verirler. Bunu yapma sebepleri vücut ısılarının yükseldiği (strese bağlı veya sıcaklıkla ilgili olabilir) anlamına gelir ve bunu kendi vücut ısılarını düşürmek amacıyla yaparlar. Kedinizin düzenli olarak su içtiğinden emin olun. DİKKAT! Kedinizi asla bagaja koymayın! Kedinizi asla bagaja koymayın! Kedinizin düzenli olarak su içtiğinden emin olun. Kedinizi ne olursa olsun park halindeki bir arabada bırakmayın! Birkaç dakikalığına da olsa, camlar açık da olsa, arabadaki sıcaklık dışarıdaki sıcaklıktan daha yüksek olacaktır!! İPUÇLARI Taşıma kabının altını yumuşak bir battaniye veya sıvı emici bir örtüyle kaplamanı küçük kazaların üstesinden gelmeniz açısından faydalı olacaktır. Bu özellikle eklem rahatsızlığı bulunan yaşlı kedilerin konforu için önemlidir. Kediniz geçmişteki seyahatlerinizde stres yaşadıysa, seyahat öncesi veterinerinizle tekrar görüşmenizde fayda vardır. Otobüs veya Tren ile Yolculuk KARAYOLU TAŞIMA YÖNETMELİĞİ MADDE 38’E GÖRE, (6) Özel kafeslerinde kedi, köpek ve kuş gibi evcil hayvanlar bagaj taşımaya mahsus bölümlerde taşınabilir. Taşıtın içinde yolcularla birlikte canlı hayvan taşınamaz. Gerekli hallerde, yolcu alınmaksızın evcil hayvanların taşıtın içinde taşınabileceği özel sefer ve servisler düzenlenebilir. Bu fıkraya uymayan yetki belgesi sahiplerine 2 uyarma verilir. Sorun yaşamamak adına buradan ulaşabileceğiniz bu yasayı göz önünde bulundurmanızı tavsiye ediyoruz. Eğer kısa süreli bir tatile gidiyorsanız, kedinizi güvenilir birisine emanet etmeniz vs belki de daha iyi olacaktır. Ya da özel aracınızla gitmeniz... Sorun yaşamamak adına seyahat etmeden önce seçeceğiniz firmanın hayvan taşıma politikasını olduğuna ve bunu iyice değerlendirdiğinizden emin olun. Uçak ile Yolculuk Uçuştan bir süre önce mutlaka havayolunuz ile de şu konuları konuşup, kurallara uyduğunuzdan emin olun. Kafesin boyutları Kilo sınırlaması Her yolculuk öncesi veteriner hekiminizle mutlaka görüşüp dikkat etmeniz gerekenler hakkında bilgi alın. Uluslararası yolculuklarda da gideceğiniz ülkenin varsa karantina kuralları, istedikleri belgeler gibi kanunları araştırıp herşeyi öğrenip hazırladığınızdan emin olun. Seyahat Sonrası Yapılacaklar Seyahat sonrası stresi Yabancı yer stresi Gidecek yere ulaştığınızda, kedinizi kafesinden çıkarmadan önce camların ve kapıların kapalı olduğundan emin olun. İlk olarak kedinizi tek bir odaya alıştırmak, eve uyumunu arttırmak adına daha kolay bir adım olabilir. Kedinizin yolculuk stresinden kurtulması adına mama, su, yatak ve kumunu bulunduğu odada bulundurduğunuzda da kediniz kısa sürede yabancı yerde bulunma stresinden kurtulacaktır. Kedilerinizi yaklaşık bir hafta iç ortamda gözlemleyip, dışarı çıkması konusunda dikkatli olmanızı ve bir haftanın sonunda dışarı çıkmasını öneriyoruz.
"İzmir'de yaşandı! Kediden bulaşan parazit gözlerini kör etti İzmir’de yaşayan iki genç kadının bir gözleri kedi dışkısında bulunduğu belirtilen bir parazit nedeniyle kör oldu." "Basında çıkan, çoğu abartılı ve gerçeği yansıtmayan haberler üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim. Konuya genel olarak yaklaşırken, kedi ve köpeklerden bizlere geçebilecek olan parazitler hakkında özet ve genel bilgi vermek istedim, yararlı olması dileği ile." Kedi ve köpeklerde bağırsaklarda yaşayan (özellikle yavru kedi ve köpeklerde) Askarit’lerden Toxocara canis ve Toxocara cati (alt türler), insanlara geçerse, yani parazitin yumurtası yanlışlıkla yutulursa, "larva migrans" denilen durum insanlarda şekillenebilir. Askaritler, insanda ergin bağırsak solucanı haline gelmez, ancak larva halinde kalır ve yerleştiği organda (beyin veya göz) problem yapabilir. Ancak bu parazit yumurtalarının insanlar için enfeksiyon oluşturması için uygun ortamda (ısı ve nem) ortalama 21 gün süre ile kalıp enfeksiyon yapabilme yetisi kazanması lazımdır. Ayrıca pire yumurtalarının yutulması ile gelişen parazitler de vardır (Cestod- Dıph. caninum). Pirelenen hayvanlarda ve insanlarda bu pire yumurtalarının yutulması halinde bağırsaklarda parazit oluşabilir. Bu durum, daha çok el yıkama alışkanlığı olmayan 5 yaş altı çocuklar için riskli olabilir. Zaten biz veteriner hekimler, yavru kedi ve köpeklere kliniklerimize başvurulduğu taktirde tüm iç ve dış parazitlere karşı %100 etkili, ruhsatlı ilaçlar vererek zoonozları (hayvanlardan insanlara geçebilen) engeller, öncelikle hayvan sahiplerini korumaya başlarız. Her gelen yavruya dışkı kontrolü yaparız ve olası paraziter etkenler uygun yöntemlerle tarafımızdan elimine edilirler. Genel olarak yavrular, iç parazitlere karşı, 6 aylık olana kadar, her ay düzenli olarak anti-paraziter tedaviye tabi tutulurlar. Hayatlarının diğer dönemlerinde de periyodik olarak da yine anti-paraziter ilaçlama ile veteriner hekimleri tarafından korunurlar. Pire-kene ilaçları her ay düzenli olarak tüm kedi ve köpeklere yapılmaktadır. İç parazitlere karşı koruma, eğer hayvanın yaşam koşulları aksini gerektirmiyorsa, genel olarak her 3 ayda bir geniş spektrumlu bir antiparaziterle yapılır. Ancak bir kedi veya köpek pirelenmişse artık farklı bir tedavi planı uygulanır ve iç paraziter uygulamalar en az 3 ay süreyle her ay yapılır. Kaldı ki evde yaşayan, avlanmayan ve çiğ et veya çiğ balık tüketmeyen kedi ve köpekler düzenli olarak veteriner hekimler tarafından kontrol altında olan, anti-paraziter tedavileri yapılan kedi ve köpekler; paraziter açıdan zoonoz riski taşımazlar. İnsanlarda Toxoplasma gondii ile enfeksiyon ise yine son konak olarak enfekte kedinin dışkısı ile bulaşık Toxoplasma gondii oositlerinin (yumurtalarının) direkt veya indirekt yolla alınması ile oluşur. Sağlıklı insanlar eğer etkeni alırlarsa, hafif bir nezle gibi enfeksiyonu atlatabilirler. Ülkemizde ve U.S.A’da yapılan araştırmalara göre toplumun %40'i aşagı yukarı bu enfeksiyona karşı pozitiftir. Yani toplumun büyük bir kısmı hayatlarının bir döneminde enfeksiyona uğramış ve bağışıklık kazanmıştır. Normal ergin insanlarda enfeksiyon sorun olmazken, immunsupress insanlarda (HIV, kemoterapi gören kanser hastaları vb) ve gebe olup hamileliginın ilk 3 ayinda, toxoplasma negatif bir kadında, eğer etken alınırsa, sorun oluşabilir. Bu tip bağışıklığı düşük insanlarda enfeksiyon ciddi seyrederken, gebe kadınlarda enfeksiyona bağlı olarak düşük olabilir veya doğan bebek özürlü olabilir. Toxoplasma’nın da kediden bulaşması icin (farzedelim ki, kedi pozitif ve dışkıyla oosit-yumurta- atıyor), dışkının dış ortamda en az 3 gün kalması lazım ki, yine enfeksiyon kabiliyeti kazansın. Eğer kedi dışkısını her gün atarsanız, yani kum kabını her gün temizlerseniz (gebeler eldiven giymeli) kedinizden size toxoplasma bulaşması söz konusu olmaz. Kuralına uygun olarak kum kabından dışkıyı atmak, kimseye zarar vermez. Ayrıca şu da önemlidir ki; kedi tüyünden oosit (yumurta) geçmez!!! Ancak, iyi yıkanmamış meyva sebze eğer bulaşıksa veya çiğ kıyma yerseniz de toxoplasmayla kolayca enfekte olabilirsiniz. Yine, evde beslediğiniz köpeğiniz de size dışarıdan kumlarda oynarken enfekte dışkıyla bulaşan tüyleri ile toxop oositi taşıyabilir. Kısaca hijyene dikkat etmelisiniz. Kediniz kesin olarak evde yaşıyorsa, risk nerdeyse yok gibidir aslında. Ayrıca bir kedinin toxoplasma gondiye karşı antikor geliştirmesi yani IgG seviyesinin pozitif olması da, mutlaka hasta olduğu ve sürekli oosit çıkartacağı anlamına da gelmez. Şüpheli kedilerin klinik olarak hastalık belirtisi göstermesi ve daha ileri tetkiklerin teşhisin kesinleşmesi için yapılması gerekir. Yurt dışında ve biz burada veteriner hekimler olarak kimseye kedilerini evden attırmıyoruz. Zoonoz olarak mantar enfeksiyonları veya başka hassas olunması gereken özel durumlar elbette vardır, ancak düzenli hekim kontrolünde olan hayvanlardan insanlara normal şartlarda hastalık geçmez diyebiliriz. Daha önce de söyledim. Bazı basın organları veya fikri olup bilgisi olmayan insanlar extrem olayları yalan yanlış sansasyon amaçlı kullanıyorlar. Hayatımızda yer alan tüm hayvan ve insanlardan, hatta çevremizden, hijyenik kurallara uymadığımız zaman her şeyi kapabiliriz. Sorumluluklarımız çift taraflı olarak devam etmelidir. Kontrol altındaki kedi ve köpekler gerçekten masumdur ve sahip oldukları ailelere, çocuklara, hasta, yaşlı insanlara, aslında topluma salt sevgi ve mutluluk veren, karşılık beklemeden sevgiyi öğreten, içimizdeki merhameti hatırlatan canlılardır. Selamlar, Dr. Emel Başaran Veteriner Hekim
Ehrlichiosis, genellikle kahverengi köpek kenesi tarafından taşınan, kene kaynaklı bir köpek hastalığıdır. Bu hastalıktan sorumlu etken, bir riketsiya organizmasıdır. Ricketsiya, bakterilere benzer. Ehrlichia canis, köpeklerde ehrlichiosis ile ilgili en yaygın riketsiya türüdür, ancak bazen organizmanın diğer suşları da bulunabilir. Her yaş ve cinste keneye maruz kalan köpeklerde enfeksiyon gelişebilse de bazı köpek ırkları (Alman çoban) enfeksiyona daha duyarlı olup şiddetli enfeksiyonlara yakalanabilirler. Bir köpeğe Ehrlichia nasıl bulaşır? Ehrlichiosis, köpeklerde enfekte bir kene tarafından ısırıldıktan sonra gelişen bir hastalıktır. Ülkemizde ve dünyanın değişik bölgelerinde etkenin yaygınlığı hakkında yapılan çalışmalarda öncelikle tropik ve subtropik bölgelerde görülen hastalığın, artık küresel ısınma ile şu an her bölgede yaygın bulunduğu belgelenmiştir. Kahverengi köpek kenesi, doğada Ehrlichia organizmasının ana taşıyıcısıdır. Diğer kene türlerinin de hastalığı köpeklere bulaştırdığı ve Ehrlichia'nın diğer alt türlerini taşıyabileceği gösterilmiştir. Ehrlichiosis belirtileri nelerdir? Ehrlichiosis belirtileri üç aşamaya ayrılabilir: akut (erken hastalık), subklinik (dıştan hastalık belirtisi yok) ve klinik veya kronik (uzun süreli enfeksiyon). Ehrlichiosis'in yaygın olduğu bölgelerde akut fazda birçok köpek görülür. Bu aşamada, enfekte köpeklerde; ateş, şişmiş lenf düğümleri, solunum sıkıntısı, kilo kaybı, kanama bozuklukları (spontan kanama) ve bazen nörolojik rahatsızlıklar (dengesiz görünebilir veya menenjit gelişebilir) olabilir. Bu aşama iki ila dört hafta sürebilir ve bazı köpekler enfeksiyonu ortadan kaldırabilir veya subklinik (klinik belirtisi olmayan dönem) aşamaya geçebilir. Subklinik faz, organizmanın mevcut olduğu ancak herhangi bir dış hastalık belirtisine neden olmadığı enfeksiyon aşamasını temsil eder. Bazen bir köpek, sahibi enfeksiyonun farkında olmadan akut fazdan bu faza geçebilir. Bu köpekler de ancak laboratuvar düzeyinde gözlemlenen değişiklikler görülebilirken, belirgin bir hastalık belirtisi göstermeyebilirler. Subklinik faz, klinik belirtiler olmadığı ve bu nedenle hastalık tespit edilemediği için genellikle en kötü faz olarak kabul edilir. Subklinik olarak enfekte olan köpekler, organizmaları ortadan kaldırabilir veya bir sonraki aşama olan klinik ehrlichiosis'e ilerleyebilir. Klinik ehrlichiosis, bağışıklık sisteminin organizmayı ortadan kaldıramaması nedeniyle oluşur. Köpeklerin bir dizi problem geliştirmesi muhtemeldir: anemi, kanama atakları, topallık, göz problemleri (gözlere kanama veya körlük dahil), nörolojik problemler ve şişmiş uzuvlar. Kemik iliği (kan hücresi üretim yeri) etkilenirse köpek, yaşamı sürdürmek için gerekli olan kan hücrelerinden (kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombositler) hiçbirini üretemez hale gelir. Ehrlichiosis nasıl teşhis edilir? Enfeksiyonun çok erken evrelerinde enfekte köpekleri teşhis etmek zor olabilir. Bağışıklık sisteminin organizmanın varlığına tepki vermesi ve antikor geliştirmesi genellikle iki ila üç hafta sürer. E. canis'e karşı antikorların varlığı, en yaygın teşhis testlerinin temeli olduğundan, köpekler enfeksiyonun erken evreleri ile enfekte olabilir, ancak test sonucu negatif olabilir. Birkaç hafta sonra yapılan testler, antikorların varlığını ortaya çıkaracak ve tanının doğrulanmasını mümkün kılacaktır. Veteriner hekiminiz, köpeğinizin hastalığa maruz kalıp kalmadığını görmek için özel bir test kiti kullanarak klinikte bir tarama testi yapabilir. Veteriner hekiminiz, köpeğinize bulaşan Ehrlichia'nın şiddetini veya türünü belirlemek için ELISA (enzime bağlı immünosorbent testi) veya IFA (dolaylı floresan antikor) testleri kullanabilir. Nadiren organizmanın kendisi, kan yaymalarında veya lenf düğümleri, dalak ve akciğerlerden alınan hücre örneklerinde görülebilir. Bu çok nadir bir bulgudur. Bu nedenle, uygun klinik belirtilerle birlikte antikorların saptanması, birincil tanı kriterleridir. Tam kan hücresi sayımı ve biyokimyasal değerleri içeren temel kan testleri de yapılmalıdır. Düşük trombosit sayısı (trombositopeni olarak adlandırılır), anemi (düşük kırmızı kan hücresi sayısı) ve/veya kanda yüksek protein globulin seviyeleri kan sonuçları arasında bulunabilir. Daha yeni bir test, bir PCR testi, bazı veteriner kliniklerinde ve/veya laboratuvarlarda kullanıma sunulmaktadır. Bir köpeğin ehrlichiosis olduğundan şüpheleniliyorsa, bu test de düşünülmelidir. Ehrlichiosis nasıl tedavi edilir? Şiddetli anemi veya kanama sorunları yaşayan köpeklerde kan nakli gerekebilir. Bununla birlikte, kan nakli ile altta yatan hastalığı tedavi edemeyiz. Kan nakli ile köpeğe tedavi imkanı sağlamak için gerekli zamanı kazanabiliriz. Tedavide bu etkene uygun bir antibiyotik kullanılır. Bu tedavilerde antibiyotiklerin uzun bir süre (4 hafta kadar) etkin dozda oral yolla kullanılması gerekir. Veteriner hekim tarafından tedavi uygun şekilde planlanacaktır. Ehrlichiosis'i önlemek için herhangi bir şey yapılabilir mi? Köpeğinizin bulunduğu çevrenin mutlaka kenelerden temizlenmesi ve ayrıca köpeğinize düzenli olarak yılın her ayını kapsayan çok sıkı bir protokolle pire ve kene önleyici ilaçlar uygulamak en etkili korunma yöntemidir. Etkin pire kene kontrolünün yapılmadığı ve teşhis edilmediği takirde ciddi sağlık sorunlarına ve ölümlere yol açan bu tarz hastalıklara karşı bilinçli olmak, pire ve kene korumasını düzenli ve aksatmadan yapmak, köpeğimizi korumak bir hayvan sahibi olarak en önemli sorumluluklarımızın arasında yer alırken senede en az bir kere rutin sağlık taramaları sırasında riketsiyal kan tarama testleri yaptırmak ta önerilen koruyucu hekimlik uygulamaları arasında yer almaktadır. Korumada topikal seçeneklerin yanısıra ( bir ay etkili) ağızdan çiğnenebilir tabletler ( 1-3 ay etkili) ve tasmalar(koruma süreli 7 ay kadar) korunma seçenekler arasında bulunur. Veteriner hekiminiz, köpeğiniz için hangi koruyucunun doğru olduğunu belirlemenize yardımcı olacaktır. Önemli olan hastalığı tedavi etmeye çalışmaktan ziyade etkenin keneler ile köpeğe bulaşmasının önlenmesidir. Geç kalınmış bir teşhisde tedavi maalesef her zaman mümkün olmamaktadır. Köpeğimden ehrlichiosis kapabilir miyim? Hayır. Bununla birlikte, insanlar kene ısırıklarından köpek ehrlichiosisi alabilir. Hastalık sadece kenelerin ısırmasıyla bulaşır. Bu nedenle, hastalık doğrudan köpeklerden insanlara bulaşmasa da, enfekte köpekler, bölgede enfekte kenelerin varlığını gösteren bir uyarıdır.
Kedi hemotropik mikoplazmoz (FHM), nispeten nadir görülen bir kedi enfeksiyonunun adıdır. Geçmişte bu hastalık kedi enfeksiyöz anemisi veya hemobartonelloz olarak adlandırılıyordu. Bu hastalıkta, kedinin kırmızı kan hücreleri, mikroskobik bir kan bakteri paraziti tarafından enfekte olur. Enfekte kırmızı kan hücrelerinin müteakip yıkımı, anemi ile sonuçlanır. Anemi, kırmızı kan hücrelerinin sayısındaki veya oksijen taşıyan hemoglobin miktarındaki azalmayı belirten tıbbi bir terimdir. FHM'ye ne sebep olur? FHM'ye, kendisini kedinin kırmızı kan hücrelerinin yüzeyine bağlayan mikroskobik bir bakteriyel parazit neden olur. Bu parazit yakın zamanda yeniden sınıflandırılmıştır ve Mycoplasma haemofelis olarak adlandırılmıştır (daha önce Hemobartonella felis olarak adlandırılıyordu). Enfekte olmuş kan hücreleri, parçalanabilir veya kedinin bağışıklık sistemi tarafından 'yabancı' olarak değerlendirilip yok edilebilirler. Yeterince kırmızı kan hücresi M. felis ile enfekte olup yok edilirse anemi oluşur. FHM'nin belirtileri nelerdir? Bir kedinin yaşadığı anemi hafif olabilir ve herhangi bir belirgin belirtiye neden olmayabilir. Kedilerde birçok FHM enfeksiyonu vakası ise tespit edilmemektedir. Bu belirti vermeyen kedilerin bazıları, hastalığın uzun süreli taşıyıcıları olarak kalır ve hastalığı diğer kedilere yayarlar. Başka bir hastalık veya durum kedinin bağışıklığını düşürürse, FHM klinik olarak belirgin hale gelebilir. "Kedilerde birçok FHM enfeksiyonu vakası tespit edilmiyor." Kedinin kanında etken tarafından birçok kırmızı kan hücresi yok edilirse semptomatik anemi oluşur. Bu durumda gözlerin ve diş etlerinin konjunktival yüzeylerinde kolayca gözlemlenen mukoza zarları, soluk ila beyaz renkte olacaktır. Anemiye sarılık eşlik ediyorsa, mukozal yüzeyler sarı olabilir. Bu durumda kanın oksijen taşıma kapasitesi azaldığı için kedi çabuk yorulabilir, halsiz ve uyuşuk olabilir, kilo verebilir. Ek belirtiler ateş, büyümüş bir dalak veya lenf düğümleri ve artan kalp ve solunum hızlarını içerebilir. FHM nasıl teşhis edilir? Bir kedinin anemik olmasının birçok nedeni vardır ve kanda M. haemofelis saptansa bile aneminin asıl nedeni bu olmayabilir. FHM'yi teşhis etmek için kan ve idrar testleri ile tam bir klinik muayene gerekecektir. Kan paraziti, kırmızı kan hücrelerinin yüzeyinde karakteristik bir forma sahip olmasına rağmen, çok küçük bir organizmadır ve özellikle nispeten az sayıda kırmızı hücre enfekte olduğunda gözlemlenmesi zor olabilir. Enfekte hücrelerin oranı günden güne değişebilir. Organizma bazen normal kedilerde de bulunabileceğinden, yalnızca M. haemofelis'in saptanması FHM tanısını doğrulamaz ve aneminin diğer olası nedenleri de gözden kaçırılmamalıdır. Bu durumda tercih edilen test, organizmaya karşılık gelen DNA'nın nicel bir sayısını ölçen PCR testidir. FeLV ve FIV gibi viral hastalıklar da anemi ile ilişkili durumlar yaratacağı ve/veya bu virüslerin varlığında M.felis gibi enfeksiyonların açığa çıkması ve şiddetli formda seyretmesi mümkün olduğundan, veteriner hekiminiz ayrıca bir FeLV/FIV testi önerebilir. FHM tedavi edilebilir mi? Veteriner hekiminiz, M. haemofelis enfeksiyonlarını tedavi etmek için bu duruma spesifik etki gösteren geniş spektrumlu bir antibiyotik reçete edebilir. Ancak bazı durumlarda, antibiyotik tedavisine başlangıçtaki iyi bir yanıttan sonra, bir nüksetme olabilir. Ek olarak, organizma antibiyotikten korunan bölgelerde kalabilir. Tam tedavi verilmezse antibiyotikler organizmayı temizlemeyebileceğinden, kedinize tam antibiyotik kürü vermek önemlidir. Bu durumla savaşan bir kedide ayrıca başka bir hastalık varsa o da tedavi edilmelidir. Bazı durumlarda tedavi protokolüne bağışıklık bastırıcı ilaçlar eklenebilir. Anemi çok şiddetliyse, kan nakli gerekebilir. FHM nasıl bulaşır ve diğer kedilerim risk altında mı? FHM'nin başlıca bulaşma yolunun pire gibi ısıran, kan emici parazitler olduğu düşünülmektedir. Doğrudan kediden kediye bulaşma veya kontamine mama kapları gibi cansız nesnelerle bulaşma olası görünmemektedir. Evde başka kediler olsa bile, bu kediler etkenle enfekte olmayabilirler veya en azından semptomsuz kalabilirler. Bununla birlikte, enfekte bir kedinin ısırığı enfeksiyonu yayabilir veya hamile kedilerden (annelerden) enfeksiyon yavru kedilere geçirebilir. İki haftalık bir kuluçka dönemi daha tipik olmasına rağmen kuluçka süresi yedi hafta kadar uzun olabilir. Bu uzun kuluçka süresi nedeniyle, enfeksiyonun gerçek kaynağını belirlemek zor olabilir. Kediler arasında yayılma şekli tam olarak anlaşılmadığından iyi hijyen uygulamalarına uyulmalıdır. Hastalıkları tedavi etmek oldukça güç ve sabır gerektiren bir durum iken korunmak en kolay yoldur. Sorumluluğumuz altında olan kedilerin pirelenmesinin önüne geçmek ise en akılcı ve güvenli yoldur. Veteriner hekiminizin kontrolü altında kedilerimiz mutlaka çok sıkı bir program dahilinde pire ve kene de etkili, güvenilir ilaçlarla korunmalıdır.
Yaz mevsiminin geldiği şu günlerde birçok hayvan sahibi camlarını açarak dışardaki güzel havanın tadını çıkartmaktadır. Ancak bu şekilde seyreden sıcak havalar maalesef ev kedilerinin yaşamını riske atmaktadırlar. Korumasız pencereler, açık/yarı açık (vasistas) bırakılan pencereler ve veya balkonlardan düşen kediler veteriner hekimlikte sık karşılaşılan ve "Yüksekten Düşme Sendromu" olarak adlandırılan ciddi bir sağlık sorununun ana yüklenicisidirler. Yaz süresince veteriner kliniklerine haftada ortalama 3-5 yüksekten düşme vakası geldiği söylenebilir. Yüksekten düşme hakkında kısa hatırlatmalar yaparsak; Kedilerin çok yüksek hayatta kalma iç güdüleri vardır. Bilerek yüksek alanlardan atlamazlar ve genellikle kazara pencere, teras ve balkonlardan düşerler. İyi bir avcı olan kedilerin olası avlarına karşı yüksek oranda konsantrasyon gösterme güdüleri vardır. İstedikleri zaman olası ava dikkatlerini tamamen verirler. Bu sırada başka bir kuş veya diğer bir hayvan kolayca dikkatlerini bozabilir, bu da dengelerini kaybetmelerine sebep olur. Genellikle yüksek yerlerde oturmaktan korkmayan ve yükseklerde bulunmaktan hoşlandıkları bilinen kediler, maalesef bazen kendilerini düşmekten koruyamazlar. Tırnakları ile ağaç vs gibi yüzeylere tırmanış sırasında tutunabilirlerken, düz zeminlerde bu mümkün olmaz. Kediler yüksekten düştükleri zaman tam olarak dümdüz ayaklarının üzerlerine düşmezler. Aksine ayakları biraz yanlara açılarak düşerler. Bu da, daha çok ciddi biçimde kalça ve kafa yaralanmalarına neden olur. Yine yanlış bilinen bir inanışla, kedilerin bir iki katlı yerlerden düştükleri zaman yüksek yerlerden düşenlere nazaran, kazayı yaralanmadan atlatacaklarının sanılmasıdır. Oysa kısa mesafelerden düşerken kediler, kendi vücut dengelerini düzgün basarak düşmek amacıyla kuramazlar. Mesafesi az katlı binalardan düşmek, onlara dengelerini kurmak için gerekli zamanı veremez. Yüksekten düşen bir kediyi, düştüğü yerden kalkabilirse, yol kenarlarında caddelerde sersem bir halde gezinirken görebilirsiniz. Tanımadıkları çevrede yaralı olarak gezinen bu kedileri de en kısa sürede bir veteriner hekim muayenehane veya hastanesi ulaştırmamız gerekmektedir. Yüksekten düşen kedilerin kol bacak gibi iskelet sistemi hasarlarının yanı sıra, yumuşak dokularında, çenelerinde, iç organlarında ciddi anlamda yaralanma, yırtılma ve kanama riski vardır. Yapılan tetkiklerle (röntgen ve kan tahlilleri ile) hangi organlarda hasar oluştuğu tespit edilir ve uygun tedaviler ile yaşam hakları korunmaya çalışılır. İlk 72 saat ve sonraki 10 gün mutlaka dikkatli izlenmesi gereken sürelerdir. Hepinize Sağlıklı ve Güvenli bir Yaz Geçirmeniz Dileği ile Sevgilerimizi İletiyoruz.
Kedi Lösemi Virüsü (FeLV) kedilerde dünya çapında rastlanan çok ciddi bir viral enfeksiyondur. FeLV “onkornavirüs” (oncornavirus) olarak bilinen bir virüs grubunda yer alır ve bu virüslerle enfekte olan bireylerde tümör (kanser) gelişme olasılığı oldukça yüksektir. FeLV ile enfekte olan kedilerde; lenfoma (bir çeşit beyaz kan hücresi olan lenfositlerden köken alan kan kanseri), lösemi (kemik iliği kanseri) ve bazı diğer tümörler gelişebilmektedir. Bununla birlikte FeLV enfeksiyonunun diğer kötü etkileri arasında; bağışıklık sisteminin çok şiddetli olarak baskılanması ve/veya şiddetli anemi gelişimi mevcuttur. Genellikle kediler, tümör gelişiminden çok, bu komplikasyonlardan dolayı hayatlarını kaybetmektedirler. Ancak, etkili aşıların geliştirilmesi ve teşhisde kullanılan testler (enfekte olmuş kedileri tanımlamak için) ile viral enfeksiyonun görülme sıklığı büyük ölçüde azaltılsa da, FeLV kediler için halen önemini koruyan ciddi bir hastalıktır. FeLV nedir ve nasıl yayılır? Kedi lösemi virüsü (FeLV), onkornavirüs olarak bilinen bir gruptaki retrovirüs ailesine aittir. Onkornavirüsler, diğer etkilerinin yanı sıra kanser gelişimine sebep olan bir grup virüstür (bazıları insanları, diğerleri ise hayvanları etkiler). İlk olarak 1964’te keşfedilen FeLV, yalnızca kedilerde hastalığa sebep olur. FeLV; kedilerin hastalanması ve maalesef ölümünde önemli bir sebeptir. Kalıcı olarak virüsle enfekte olan kedilerde; anemi, bağışıklık sisteminin baskılanması veya kanser gibi çok sayıda ciddi hastalığın gelişme riski oldukça yüksektir. FeLV tanısı konulmuş enfekte kedilerin %80-90’ının 3-4 yıl içinde hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Kalıcı olarak virüsle enfekte olmuş bir kedinin salyasında çok sayıda virüs bulunur, potansiyel olarak dışkısında, idrarında ve sütünde de virüs bulunmakta olup; bu virüsler vücut sıvıları ile dışarı atılır. Ancak virüs oldukça zayıftır ve açık havada hiçbir zaman hayatta kalamaz. Hastalığın çoğunlukla uzun süreli sosyal temas yoluyla (birbirini yalama, virüsün ağız yoluyla alınmasını sağlayan yiyecek kapları ve tuvalet paylaşımı vb.) bulaştığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, virüs ısırma yoluyla da geçebilir. Veya, dişi kedi tamamen enfekte olmuşsa, kedinin doğurduğu kedilerin tümü de enfekte olur (bunun yanı sıra gebeliğin doğumdan önce sonlanması/resorbe olması da görülür). Genel olarak sağlıklı ev hayvanlarının %1-2’si FeLV ile enfekte olmuştur, ancak hasta kedilerde/sokak kedilerinde daha yaygın olarak görülür, ayrıca aktif erkek kedilerde de fazla yaygındır. FeLV enfeksiyonunun ardından gelen sonuçlar Kediler çoğunlukla ağız yoluyla ve virüsü yutarak enfekte olurlar. Virüs lokal olarak dokuda ürer ve hızla komşu lenfoid dokuya (bağışıklık sisteminin parçası) yayılır. Virüs, lenfosit ve monositler (bağışıklık sistemini oluşuran beyaz kan hücreleri) üzerinden vücuda, birkaç hafta içinde de kemik iliğine yayılır. Eğer virüs, kemik iliği hücrelerinde çoğalarak prodüktif enfeksiyon oluşturursa, kedi artık virüs ile kalıcı olarak enfekte olmuş olur. Virüse karşı bir bağışıklık (tepki) gelişecektir, ancak bu her zaman etkili bir cevap olmaz. Enfeksiyonun ardından çok sayıda hastalığın ortaya çıkması mümkündür; Bazı kediler, virüse maruz kaldıktan sonra virüsü tamamen ortadan kaldıracak etkili bir bağışıklık tepkisi geliştirebilirler. Enfeksiyon karşısında tamamen iyileşen kediler bağışıklık kazanırlar, ancak buna oldukça nadiren rastlanır. Bazı kediler güçlü bir bağışıklık tepkisi geliştirip enfeksiyonu durdurarak “regresif enfeksiyon” (gerileyen enfeksiyon) oluşturabilirler, bu durumda virüs hala bazı hücrelerde bulunabilir ancak etkili bağışıklık tepkisi, virüsün geniş çapta üremesini durdur. Bu kediler nadiren FeLV’ye bağlı hastalık geliştirirler ve virüs bulaştırırlar. Bazı kediler virüsün kemik iliğindeki üremesini kontrol altına alamayabilirler. Yeni kan hücrelerinin oluşmasını sağlayan kemik iliğindeki yeni hücreler de virüsle enfekte olmuş olabilir. Virüs; hücrelerde, vücutta dolaşan kan hücrelerinde ve idrar kesesi, bağırsaklar ve tükürük bezleri gibi dokularda bulunabilir. Bunlar ‘kalıcı viremi’ (virüsün kanda sürekli olarak bulunduğu anlamına gelir), veya ‘ilerleyici enfeksiyon’ gibi sürekli enfeksiyona sahip kediler olarak tanımlanır. Bu kedilerde FeLV’ye bağlı hastalıkların gelişmesi kuvvetle muhtemeldir. Nadir durumlarda kedide tipik olmayan veya bölgesel enfeksiyon gelişebilir, bu durum kısmi olarak etkili bağışıklık tepkisinin virüsün sebep olduğu prodüktif enfeksiyonu büyük ölçüde engellemesidir, ancak belli dokularda aktif üreme oluşabilir (idrar kesesi veya meme bezleri gibi). FeLV enfeksiyonunun etkileri Progresif FeLV (kalıcı viremi) enfeksiyonunun en yaygın etkileri: İmmünosüpresyon - normal bağışıklık tepkilerinin baskılanması. Bağışıklık sisteminin çökmesine bağlı, sekonder hastalık ve enfeksiyonların oluşması FeLV'ye bağlı enfeksiyonların %50 sinde görülür. Anemi - FeLV’ye bağlı anemi, kemik iliğindeki öncül kırmızı kan hücrelerinin viral olarak baskılanması da dahil olmak üzere çeşitli yollardan gelişebilir. Anemi FeLV'ye bağlı olarak gelişen hastalıkların % 25'ini oluşturur. Neoplazi - FeLV enfeksiyonu bulaştığı hücrelerin DNA’sına (genetik malzeme) zarar vererek tümörlerin oluşmasına sebep olabilir (çoğunlukla lenfoma veya çeşitli lösemi türleri). Bu, %15 ihtimalle FeLV'ye bağlı olarak gelişen bir hastalıktır. Neoplazi, FeLV sebebiyle oluşan geniş hastalık yelpazesinin yalnızca bir kısmı olmasına rağmen, FeLV ile enfekte olmuş bir kedinin lenfoma geliştirme ihtimali; enfekte olmamış bir kediye oranla yaklaşık %50 daha fazladır. Diğer hastalıklar - deri hastalıkları ve üreme sistemi sorunları gibi çok çeşitli hastalıklar. FeLV ile enfekte olmuş bir kedide gelişen hastalığın türü, kediyi enfekte eden virüsün tipine bağlıdır. FeLV’nin en az dört farklı türü (veya alt türler) bilinmektedir ve bunlar A, B, C ve T olarak sınıflandırılmıştır. Bu alt türlerin bazıları büyük oranda immunosüpresyona (bağışıklık sisteminin baskılanması) sebep olurken, diğerlerinin anemiye sebep olma ihtimali yüksektir. FeLV enfeksiyonunun bulguları İmmunosüpresyon (normal bağışıklık tepkilerinin baskılanması), FeLV ile enfekte olmuş kedilerin klinik bulguları arasında, tek başına en çok karşılaşılandır. Bu kedilerde tipik olarak zaman içinde kedinin durumunu sürekli olarak kötüleştiren çeşitli kronik (kalıcı) ve/veya nükseden hastalıklar gelişir. Bu bulguların hepsi kedilerin bağışıklık tepkisi ve diğer hastalık veya enfeksiyonlarla savaşma yetisinde sürekli bir kötüleşmeye sebep olur. Klinik bulgular son derece çeşitlidir ancak bunlar arasında ateş, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı ve kalıcı veya tekrar eden solunum, deri ve bağırsak problemleri bulunur. Bu koşullardan kaynaklanan çeşitli klinik bulguların yanı sıra FeLV’de anemi ve neoplazilere sıklıkla rastlanır. FeLV enfeksiyonunun teşhisi Günümüzde FeLV teşhisinde kullanılan güvenilir test kitleri mevcuttur. Klinik bünyesinde bulunan kan testleri birçok veteriner hekim tarafından kullanılır (bunlar genellikle ELISA testleri veya immünokromatografi temellidir). Bu testler genellikle virüsle kalıcı olarak enfekte olmuş kedilerin kanında bulunan FeLV virüsünün üremesi esnasında üretilen bir proteini saptarlar. Bu testler hızlı ve genellikle güvenilirdir. FIV (kedi immünyetmezlik virüsü) enfeksiyonun klinik bulguları FeLV enfeksiyonununkine benzer olduğu için bu kitler sıklıkla FIV için de kullanılır. Bazen yalancı pozitif ve negatif sonuçlar elde edilebilir bu yüzden beklenmedik bir sonuçla karşılaşıldığında genellikle bir doğrulama testi gerçekleştirilir. Doğrulama testi için, kan örneği sıklıkla uzman bir veteriner laboratuarına gönderilir. Virüs izolasyonu - bu test ile virüsün laboratuar kültürü kullanılarak kandaki virüsün kendisini saptanır. İmmünofloresan - bu test kan hücrelerinde (antijenler) bulunan viral proteinleri saptar. PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) - bu test virüsün genetik materyalini saptar. Kedinin durumunu doğrulamak amacıyla testin tekrar edilmesi için bazen 12-16 hafta geçmesi gerekir - Kedi virüse çok yakın zamanda maruz kaldıysa virüs için yapılan test negatif çıkabilir. Bununla birlikte, test sonucu çok kısa süre önce enfekte olan kedilerde bazen pozitif de çıkabilir ve bu sayede enfeksiyon iyileştirilebilir. FeLV pozitif kedilerin tümü, yayılmanın engellenmesi için diğer kedilerden izole edilmelidir. FeLV enfeksiyonunun tedavisi FeLV enfeksiyonunun tedavisi maalesef yoktur ve uygulama çoğunlukla semptomatik ve destekleyici terapiyi hedefler. Uygulamalar arasında şunlar bulunur: Hızlı teşhis ve ikincil enfeksiyonların tedavisi yapılır. Ancak hastada bağışıklık sisteminin çökmüş olması terapiye verilen tepkiyi yavaşlatacağı için daha uzun süreli terapi gerekebilir. Yüksek kaliteli besin desteğinin sürdürülmesi ve sağlığa zarar verme riski taşıyan çiğ yiyeceklerden kaçınılması. Rutin olarak yılda iki kere veteriner hekim kontrolü, parazite ve pireye karşı düzenli uygulamalar ve aşı gibi önlemlerin yanı sıra iyi bir önleyici sağlık bakım programı. Enfeksiyonun diğer kedilere yayılmasını ve enfeksiyona sebep olan diğer maddelere maruz kalmayı engellemek için enfekte olmuş kedileri kapalı yerde tutmak. Bazı durumlarda, destekleyici terapi; kan nakli ve anemiyi kontrol altında tutan ilaçları kapsayabilir. Kemoterapi - FeLV’ye bağlı lenfomanın kontrol altında tutulması için kullanılabilir. FeLV enfeksiyonuyla ilişkili vakalar için tahminde bulunmak daima çok zor olmasına rağmen bazen terapiden iyi cevap alınmaktadır. FeLV enfeksiyonunu tedavi edebilecek bir tedavi bulunmamakla birlikte bazı ilaçlar virüsün üremesini azaltmaya yardımcı olabilir ve enfekte olmuş kedilerin durumunu iyileştirebilir. İnterferon - bazı ülkelerde rekombinant kedi interferonu omega mevcuttur - bu ilacın FeLV ile enfekte olmuş kedilerde bazı klinik faydalar sağladığı öne sürülmektedir, ancak bu etki mevcutsa bile oldukça küçüktür. AZT (azidotimidin) - insanlarda HIV enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılan anti-viral ilaçlardan birisidir ve FIV enfeksiyonunun bazı vakalarında yardım sağlayabilir. FeLV’nin üremesini azaltmaya yardımcı olmasına rağmen, kedilerde iyi yönde herhangi bir klinik etkiye sebep olduğuna dair çok az kanıt mevcuttur. Raltegravir - insanlarda HIV enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılan bir ilaçtır ve FeLV ile enfekte olmuş kediler üzerinde yakın zamanda yürütülmüş deneyler ilacın küçük ölçüde yardımcı olabileceğini göstermektedir. Bu ilacın iyi tolere edildiği ve FeLV'nin üremesini azalttığı görülmesine rağmen bu ilacın klinik yararlarının hala belirlenmesi gerekmektedir. FeLV enfeksiyonunun kontrol altına alınması Kedilerin FeLV’ye maruz kalmalarını engellemek için çalışmalar yapılabilir. Bunlar aşağıdakileri kapsar: Mümkünse, tüm kedilerin FeLV ve FIV ile enfekte olup olmadıklarını bilmek. Herhangi bir FeLV (veya FIV) pozitif kedinin diğer kedilerden ayrı tutulması ve virüsün diğer kedilere yayılmasını engellemek için enfekte kedilerin iç mekanlarda tutulması. FeLV aşısının başarılı olduğu kanıtlanmıştır. Çok sayıda aşı mevcuttur ve bunların enfeksiyona karşı genellikle iyi seviyede bir koruma sağladığı görülmektedir. Yavru kediler FeLV enfeksiyonuna yakalanmaya daha yatkındır ve bir yavru kedinin maruz kalabileceği ortamlar genellikle belirsiz olduğu için, tüm yavru kedileri FeLV’ye karşı rutin olarak aşılamak oldukça mantıklıdır (ideal olarak her yıl takviye aşısıyla desteklenir). Sonraki aşılar maruz kalma riski esas alınarak uygulanmalıdır (ör.: Tek evde yaşayan bir ev kedisinin FeLV’ye maruz kalma riski yüksek olmadığı için aşı uygulanmayabilir ancak aynı anda hem içeride hem de sokakta bulunan bir kedi için aşılama önemlidir). Hastalığın Seyri Kalıcı enfeksiyona sahip bir kedi için tahminde bulunmak oldukça zordur. Bir çalışmaya göre FeLV ile enfekte olmuş kediler enfeksiyon teşhisi koyulduktan sonra ortalama 2,5 yıl yaşamıştır, aynı yaştaki enfekte olmamış kediler ise 6,5 yıl yaşamıştır.
Lenfositler, bağışıklık sisteminde yer alan hücrelerdir, lenfositler vücutta kan ve lenf damarlarında dolaşırlar ve enfeksiyonlarla ve hastalıklarla savaşan antikorların üretimi başta olmak üzere bağışıklık siteminde birçok rolleri vardır. Lenfoma, lenfositlerin kanseridir; bu nedenle, lenfoma her zaman lokalize değil sistemik bir hastalık olarak kabul edilir. Kedilerde lenfoma, viral bir enfeksiyon olan Kedi Leukemi Virüsü ile bağlantılıdır. Bu virüse karşı yapılan aşılamalar ile bu hastalığın görülme sıklığının azaldığına dair araştırma raporları vardır. Ancak hala sık görülen bir kanserdir ve kedilerde kanser teşhislerinin yaklaşık %30'unu oluşturur. Kedilerde lenfoma daha çok vücuttaki şu bölgelerde görülür; 1. Bağırsak lenfoması; Bu terim, gastrointestinal sistemi etkileyen lenfomayı tanımlar. Bu, kedilerde en sık olarak görülen lenfoma türüdür ve kedi lenfoma vakalarının % 50-70'ini oluşturur. En çok 6 yaş üstü ve daha yaşlı kedilerde görülürken ortalama tanı yaşı 9-13 arasında değişmektedir. 2. Mediastinal lenfoma; Bu lenfoma formunda göğüsteki lenfoid organlar (lenf düğümleri veya timus gibi) etkilenir. Mediastinal lenfoma genellikle genç kedilerde görülür ve ortalama başlangıç yaşı 5 yaştır. Bu tip lenfoma, kedi leukemi virüsü ile güçlü bir şekilde ilişkilidir; etkilenen kedilerin %80'inde leukemi virüsü pozitiftir. 3. Renal lenfoma; Böbrekteki lenfoma, fonksiyonel böbrek hücrelerinin yerini kanser hücreleri aldığından böbrek yetmezliği belirtilerine yol açabilir. Bu tip lenfoma da yine kedi leukemi virüsü ile ilişkilidir ve etkilenen kedilerin %50'sinde kedi leukemi testi pozitiftir. Lenfomanın klinik belirtileri nelerdir? Kedi lenfoması en sık mide bağırsak kanalında görüldüğü için öncelikle sindirim sitemindeki formun klinik şikayetlerine değinmek iyi olacaktır. Malesef, lenfomanın klinik belirtileri diğer sindirim sistemi hastalıklarına benzer. Etkilenen kedilerde iştahsızlık kusma ve ishal gibi spesifik olmayan belirtiler vardır, sonuçta kilo kaybı gelişir. Bu belirtiler uzun vadede dönemsel olarak ortaya çıkar. Septomatik tedavilerle biraz düzelme olur, ancak kronik olarak sorun hep devam eder. Mediastinal lenfoma göğüste oluşur ve bu nedenle hastanın şikayetleri sıklıkla solunum güçlüğü ile ilişkilidir. Göğüs boşluğunda oluşan sıvı genellikle tümörün etrafında birikmeye başlar ve bu da etkilenen kedinin ciğerlerini tamamen şişirmesini zorlaştırır. Renal lenfomalı kedilerde böbrek yetmezliği ile ilişkili belirtiler görülebilir. Bu belirtiler genellikle iştah azalması, kilo kaybı, artan su içme isteği ve sık idrara çıkma, ancak buna rağmen şekillenen dehidrasyon gibi belirtilerdir. Bu değişikliklerin tümü, kan dolaşımında böbreklerin lenfomadan etkilendiğinde etkili bir şekilde filtreleyemediği toksinlerin birikmesiyle ilişkilidir. Lenfoma nasıl teşhis edilir? Veteriner hekim öncelikle, kedinizin genel sağlığını değerlendirmek ve klinik belirtilerinin diğer nedenlerini ekarte etmek için kan alırak basitçe iki ana grupta inceleme yapar. Yapılan biyokimyasal testler ve hemogram ile organ fonksiyonları ve bağışıklık sisteminin durumu hakkında bir ön değerlendirme yapılmış olur. Yine görüntüleme tekniklerinden ultrason ve röntgenden yararlanılarak bilgi toplanmaya çalışılır. Ancak lenfomanın kesin teşhisi, etkilenen dokudan alınan numunenin mikroskopik olarak incelemesi sonucunda kanserli hücrelerin bulunması ile konulabilir. Bazı durumlarda, kedi lenfoması ince iğne aspirasyonu ile teşhis edilebilir. Bu yöntemde hekim ilgili alana (büyümüş bir lenf nodu, büyümüş böbrek, kalınlaşmış bağırsak bölgesi veya göğüste bulunan sıvı) bir iğne ile aspirasyon yapar ve az sayıda hücreyi alır. Bu hücreler daha sonra mikroskop altında incelenir ve lenfomayı gösteren kanser hücreleri aranır. Aspirasyon yoluyla yüksek kaliteli bir teşhis örneği elde etmek her zaman mümkün olmasa da, birçok veteriner hekim, cerrahi biyopsiye kıyasla minimum risk, yan etki ve maliyet taşıdığı için bu testi öncelikle tercih eder. İnce iğne aspirasyonu sonuçsuzsa veya lezyonun yeri nedeniyle pratik değilse, veteriner hekim bunun yerine cerrahi biyopsi yapabilir. Bu, lezyondan bir doku parçasının alınmasını içerir. Gastrointestinal lenfomadan şüphelenilen durumlarda, bu örnek cerrahi olarak bağırsağın iç yüzeyinden örnek alınarak yapılır. Alınan bu numuneler patologlar tarafından işlenir ve lenfomayı değerlendirmek için mikroskop altında incelenir. Lenfoma biyopsi ile teşhis edilirse, patolog ayrıca kedinizin yüksek dereceli veya düşük dereceli lenfomaya sahip olup olmadığını belirleyebilir. Bu belirleme, kanser hücrelerinin ne kadar hızlı bölündüğüne ve hücrelerin ne kadar kötü huylu göründüğüne dayanmaktadır; yüksek dereceli lenfoma hızlı büyüyen ve daha kötü huylu olandır. Kedilerde düşük dereceli lenfomanın kemoterapiye yanıt verme olasılığı daha yüksektir ve kemoterapi genellikle daha uzun remisyon dönemleriyle sonuçlanır. Örnek dokuda lenfoma teşhisi konulursa, veteriner hekiminiz immünohistokimya gibi ek testler yapabilir. Bu test, lenfomayı daha fazla karakterize etmeye ve bir tedavi planı geliştirmeye yardımcı olabilir. Lenfoma nasıl tedavi edilir? Lenfoma genellikle kemoterapi ile tedavi edilir. Düşük dereceli lenfoma, oral kemoterapi ajanları ile tek veya kombine olarak tedaviye alınırken, yüksek dereceli lenfoma, bir dizi kemoterapi protokolünden biri kullanılarak tedavi edilir. Kediler kemoterapiyi insanlardan çok daha iyi tolere eder ancak yine de tedavi sırasında yan etkiler görülür. En sık görülen yan etkiler kusma, ishal ve iştah azalmasıdır. Bununla birlikte, bu etkiler hastaların sadece yaklaşık %10'unda görülmektedir. Kemoterapi protokolü belirlenen hastalarda belirli aralıklarla kan testleri yapılır ve kemoterapi yan etkilerine karşı tedbirli olarak tedavi yönlendirilir. Nazal tümörler veya abdominal kitleler gibi tek bir alanla sınırlı lenfoma için cerrahi ve/veya radyasyon uygun olabilir, ancak bu nadirdir. Çoğu vaka sadece cerrahi veya radyasyonla tek başına şekilde tedavi edilemez ve kemoterapi gerektirir. Kedinin durumu veya sahibinin isteği nedeniyle kemoterapi bir seçenek değilse, palyatif tedavi seçenekleri ile klinik belirtilerde geçici bir azalma sağlanabilir ve hastanın yaşam kalitesi arttırılmaya çalışılabilir. Lenfoma için prognoz nedir? Lenfomanın prognozu, lenfomanın konumuna, tedavinin başlangıcında kedinin ne kadar hasta olduğuna, kedinin lösemi durumuna ve hastalığın ne kadar hızlı teşhis ve tedavi edildiğine bağlıdır. Gastrointestinal lenfoma vakalarının çoğu düşük dereceli lenfomadır. Tedavi ile düşük dereceli lenfomalı kedilerin yaklaşık %70'i remisyona girebilir. Ancak lenfoma hiçbir zaman gerçekten "tedavi" olmaz; remisyon, tüm lenfoma belirtilerinin geçici olarak çözülmesini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Düşük dereceli lenfoma için ortalama remisyon 2-3 yıl olarak ön görülür. "Lenfoma prognozu birçok faktöre bağlıdır." Yüksek dereceli gastrointestinal lenfomalar tedaviye iyi yanıt vermeyebilirler. Yüksek dereceli lenfomalı kedilerin ortalama olarak %25-50'si, tedavi ile remisyona ulaşır. Tipik olarak, bu remisyon dönemi sadece 2-9 ay sürer ve daha sonra kediler tekrar hastalanırlar. FeLV'si pozitif olan kedilerde mediastinal lenfoma, ortalama 3 aylık sağkalım süresi ile kötü bir prognoz taşır. FeLV'si negatif olan kedilerde, mediastinal lenfoma kemoterapiye kısmi bir yanıt gösterir. Bu kediler ortalama 9-12 aylık bir hayatta kalma süresi gösterirler ve tedaviye verilen ilk tepki genellikle hayatta kalma süresinin bir göstergesidir. Renal lenfoma maalesef çok kötü bir prognoz taşır. Bu tip lenfoma ile ortalama yaşam süresi 3-6 aydır, ancak kedilerin çok daha uzun süre hayatta kaldığına dair izole raporlar vardır. Renal lenfoma, beyine ve merkezi sinir sistemine yayılma eğilimindedir; bu, renal lenfoma vakalarının yaklaşık %40'ında meydana gelir ve bu hastalığın prognozunu kötüleştirir. Kedimin lenfoma geliştirme olasılığını nasıl azaltabilirim? Lenfoma önlenemez, ancak kedi lösemi virüsü enfeksiyonu önlenerek bir kedinin lenfoma geliştirme olasılığı azaltılabilir. Dışarı çıkan ya da hastalık taşıyıp taşımadığı belli olmayan kedilerle birarada bulunan kedilerin 2 yılda bir Feline leukemi aşısını olmaları önerilir. Genel olarak yine bazı hastalıkları önleyemezsek de, erken tanı ve tedavi ile, çok erken dönemlerde yakalanan hastalıklarda günümüzde veteriner tıbbında yaşanan gelişmelere paralel olarak çok iyi yönetimler ve başarılı sonuçlara ulaşmak mümkündür. Kedinizin senelik olarak en az iki kez bir veteriner hekim tarafından sağlık kontrollerinin yapılması ile, olası değişiklerin izlenmesi ve incelenmesinin mümkün olduğunu unutmayınız.
Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği Konseyinin 26.05.2003 tarihli 998/2003 sayılı düzenlemesiyle pet hayvanlarının ticari olmayan hareketlerine sınırlama getirilmiştir. Bu düzenlemeleri kabul eden ülkelere yapacağınız seyahatlerde dostlarınızla ilgili yapılacak işlemlerden biri de "kuduz titrasyon testidir". Kuduz titrasyon testi için petiniziden alınacak olan kan örneği Avrupa Komisyonu tarafından yetkilendirilmiş olan Türkiye'deki tek laboratuar olan Ankara Etlik Merkez Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Müdürlüğüne gönderilecektir.Bu işlemlerde en az bir ay önce petiniz aşılanmış olmalıdır. Kan örneği, kanı alan veteriner hekiminiz tarafından hazırlanacak olan diğer belgelerle Enstitüye gönderilir. Sonuç 2 hafta içinde gönderilmektedir. Bu test AB tarafından yapılması zorunlu ilan edilen bir uygulamadır.AB üye ülkelerine giriş yapacak pet hayvanları ülkelerinden hareket etmelerinden en geç 3 ay öncesine kadar antikor titrelerini belgelendirmelidirler. Veteriner Hekiminiz tarafından Sağlık Sertifikası hazırlanmalıdır. Bağlı olduğunuz Belediye Veteriner İşleri Müdürlüğünden " Menşei Şahadetnamesi" almanız gerekmektedir. Bu belgeleri tamamladıktan sonra Tarım İl Müdürlüğü'ne başvurularak Uluslararası Sağlık Sertifikası alınır. Yurt içi uçak seyahatlerinizde her havayolunun kendi prosedürü vardır. Belirli kilodaki hayvanlarınızı kabin içinde taşıyabildiğiniz gibi kilo sınırını aşan petleriniz özel kargo bölümünde taşınmaktadır. Yine yurt içi seyahatlerinizde de petinizin kuduz hastalığına karşı aşılanmış olduğuna dair karneniz yanınızda olmalıdır. Yolculuklarda strese giren ve rahatsız olan petlerinize sağlık açısından bir sakıncası yoksa sakinleştirici ürünler Veteriner Hekiminizin tavsiye ettiği şekilde uygulanabilmektedir. Bu tarz ilaçların uygulanmasında Veteriner Hekiminizin belirlediği uygulama yolu ve dozajını asla değiştirmemelisiniz.
Eğer kedinize sarılmayı seviyorsanız, artık bilim de sizin yanınızda. Kucağınızda rahat bir şekilde kıvrılıp yatmış bir kedinin sesinden daha rahatlatıcı bir ses var mıdır? Siz de hemfikirseniz, artık bilim de sizi destekliyor. Araştırmalar, mırlayan bir kedinin titreşimlerinin, sahiplerinin sağlığına çeşitli şekillerde faydalı olabileceğini kanıtladı. Ses Uygulaması San Diego, Nöroakustik Araştırma Merkezi direktörü Dr. Thompson, nöroakustik ve tedavi edici ses uygulamalarını araştırıyor. Ses, insan deneyimi için çok önemlidir ve sesler duygusal bir tepki yaratabilir - okyanusun sesi rahatlatıcı olabilir, ancak trafik sıkışıklığında korna çalan otomobillerin sesi aşırı derecede stresli olabilir. Bir kedinin mırlaması, 20-140 Hz aralığında titreşime sahiptir ve stres düzeylerini düşürmek de dahil olmak üzere birçok tedavi edici fayda sağlar. Bu titreşim, solunum güçlüğü olarak da bilinen, nefes darlığı semptomlarını azaltabilir. Kedinizin nefes darlığını da, onu okşayarak azaltabilirsiniz - kazan kazan durumu! Amerika Ulusal Tıp Kütüphanesi, mırlama sesinin kan basıncını düşürebileceğini söylüyor. Titreşimler enfeksiyon ve şişliklerin tedavisinde yardımcı olabilir. Bir çalışma, kedi sahiplerinin kalp krizi geçirme riskinin %40 oranında azaldığını, ancak bu durumun köpek sahipleri için söylenemeyeceğini tespit etti. Fiziksel Sağlığınıza da Yararları Var Bunlardan bazıları çok bariz şekilde görünebilir. Oturup bir kediyi okşamak, elbette rahatlatıcı bir eylemdir. Ancak bir kedinin mırlası daha da derin bir seviyede faydaya sahiptir. Yukarıda belirtilen titreşim frekansı, eklem ve tendon onarımında ve yaraların tedavisinde yardımcı olabilir. Bazı anekdot raporlarına göre, karnınızın üzerinde mırlayan bir kedi, PMS semptomlarınızı azaltabilir. Tedavide ses uygulaması, tarih boyunca farklı kültürlerde kullanılan bir yöntem olmuştur. Ses şifasını kullanan ilk bilinen insanlar Avustralya'daki Aborijinlerdir. Bunun için bir "didgeridoo" kullanıyorlardı - düşük titreşimler üretmek için üflenen uzun ve insan yapımı bir alet. Aborijin şifacılar, kabilelerinin hasta üyelerini iyileştirmek için ses terapisini kullanmaktadır. Bu sesler sadece kırık kemiklere ve kas yırtılmalarına yardımcı olmakla kalmayıp, zihinsel hastalıklarla mücadele eden bireylerde, düşünce ve iç dünyalarını rahatlatıp stabilize etmek için de yardımcı olmuştur. Kısaca, eğer kedinize sarılıp onu okşayarak rahatlamak için herhangi bir bahaneye ihtiyaç duyuyorsanız, şimdi meşru, bilimsel bir nedeniniz var. Yazar: Ruthie Darling | Kaynak
Leishmaniasis, dünyanın birçok yerinde, en yaygın olarak kırsal alanlarda köpeklerde ve bazı kemirgenlerde bulunan bir protozoon parazitinin neden olduğu bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan yayınlarda araştırmacıların değişik oranlarda leishmania olgularına başta Akdeniz bölgesi olmak üzere rastlandığı bildirilmiş olup, ülkemizde Leishmaniasis endemik olarak görülmektedir. "Parazit, ısıran küçük bir kum sineği tarafından bulaşır." Parazit küçük bir kum sineği tarafından bulaşır ve önemli bir hastalıktır çünkü insanlar da Leishmaniasis'e yakalanabilir. Leishmaniasis, bir veya iki tür enfeksiyona, kutanöz veya cilt enfeksiyonuna ve iç organ veya organ enfeksiyonuna neden olabilir. Leishmaniasis, Akdeniz, Güney ve Orta Amerika ve güney Meksika'da yaygındır. Ülkemizde de yaygın olarak görülmektedir. Leishmaniasis'in klinik belirtileri nelerdir? Hemen hemen tüm köpekler hastalığın iç organları enfekte eden formunu geliştirecektir. Ayrıca köpeklerin %90'ında deri tutulumu da olacaktır. Viseral formla (iç organ formu) ilişkili klinik belirtiler arasında ateş, anoreksi (iştahsızlık), halsizlik, egzersiz intoleransı, şiddetli kilo kaybı, ishal, kusma, burun kanaması ve dışkıda kan (genellikle koyu renkli, katranlı dışkı olarak görülür) bulunur (melena). Köpeklerin yaklaşık üçte biri şişmiş lenf düğümleri ve genişlemiş bir dalak geliştirecek ve böbrek yetmezliğine yakalanacaktır. Kas ağrısı, eklem iltihabı ve testislerin şişmesi de görülebilir. Kutanöz formun (deri formu) klinik belirtileri, en yaygın olarak, hiperkeratoz adı verilen burun üstü ve ayak pedlerindeki dokuların kalınlaşması ve sertleşmesini içerir. Birçok köpek, hastalık ilerledikçe bu dokuların pigmentini veya koyu rengini kaybeder. Deride nodüller veya sert topaklar oluşabilir ve tüyler genellikle donuk ve kırılgan görünür ve saç dökülmesi alanları bulunur. Deri formu daha çok kedileri etkiler. Leishmaniasis, tıbbi öyküde, özellikle endemik leishmaniasisli bir bölgeye yapılan son seyahatlerde ve klinik belirtilerde teşhis edilir. Kan ve idrar testleri genellikle doku biyopsileri ile birlikte yapılır. Bazen organizma, lenf düğümlerinin aspiratlarında veya cilt lezyonlarından yapılan yaymalarda bulunabilir, ancak bunlar çok hassas değildir. PCR adı verilen bir kan testi, kliniklerde veya laboratuvarlarda yapılabilir. Bu test, %100 olmasa da en iyi leishmaniasis teşhisi şansına sahiptir. Genel kan testleri, belirli organlar etkilenirse değişiklikleri yansıtabilir. Herhangi bir tedavi var mı? Tedavi klinik tabloya göre değişiklik gösterebilir. Örneğin, bazı köpekler enfektedir ancak asemptomatiktir ve her zaman tedavi gerektirmez. Bununla birlikte, çoğu köpek ilaca ihtiyaç duyacaktır ve bu muhtemelen iki ilacın (allopurinol ve miltefosin veya allopurinol ve meglumin antimoniat) bir kombinasyonu olacaktır. Çoğu durumda allopurinol, belirtiler düzelene ve kan testleri normale dönene kadar birkaç ay devam edecektir. Ne yazık ki, tedavi tam olarak kalıcı iyileşme sağlamaz ve köpek kalıcı olarak enfekte olmaya devam edecektir, bu nedenle ilacı bıraktıktan sonra nüksetmeler yaygındır. Leishmanisisden korunma, en iyi seçenektir. Tatarcıkları kovmak ve parazitin bulaşmasını önlemek için anti paraziter damlalar ve tasmalar düzenli olarak kullanılmalıdır. Evcil hayvanınız için en iyi ürünün ne olacağı konusunda veteriner hekiminiz size tavsiyede bulunacaktır. Bu ürünleri doğru uygulanmalı ve uygulama sıklığı ile ilgili talimatlara uyulmalıdır. Tatarcıklara (Leishmania bulaştıran böcekler) maruz kalmaktan kaçınmak, enfeksiyonu önlemenin en etkili yoludur. Kum sinekleri alacakaranlıkta daha aktiftir - bu nedenle bu saatte köpeğinizi dışarı çıkarmaktan kaçınmalı ve geceleri köpeğinizi içeride tutmalısınız.
1 | 2 | 3 | 4 | 5 | ... | 8 |






